Çolakoğlu Hukuk


29 Mart, 2019

1
Begeni

667
Görüntüleme

Kerem ÇÖLCÜ

MALPRAKTİS-KOMPLİKASYON AYRIMININ HEKİMİN TAZMİNAT SORUMLULUĞU AÇISINDAN ÖNEMİ



MALPRAKTİS-KOMPLİKASYON AYRIMININ HEKİMİN TAZMİNAT SORUMLULUĞU AÇISINDAN ÖNEMİ

Av. Kerem ÇÖLCÜ[1]

 

ÖZET

Malpraktis-komplikasyon ayrımı, Tıp Hukukunun çok temel konularından birisidir. Zira hekimler ve diğer sağlık çalışanları, malpraktis nedeniyle sorumlu tutulurken; komplikasyonlar nedeniyle sorumlu olmayacakları kabul edilmektedir. Bu sebeple sorumluluğun tespitinde; neyin malpraktis, neyin komplikasyon sayılacağı ve bu ayrımın nasıl yapılacağı son derece önemlidir. Tıp mesleği mensupları ile hukukçular arasında malpraktis ve komplikasyona bakış açısında, istatistiksel çalışmalarla da tespit edildiği üzere, anlamlı farklılıklar vardır. Çalışmada; malpraktis-komplikasyon ayrımı, hukukçular ve tıp mesleği mensuplarının bu ayrıma farklı yaklaşmasının nedenleri ile bunun olumsuz sonuçları ve hekim ile diğer sağlık çalışanlarının sorumluluğunun doğru tespiti için ülke pratiğinde uygulanabilecek çözüm önerilerinin tartışılması amaçlanmıştır.

Anahtar kelimeler: Malpraktis, Komplikasyon, Tıp Hukuku, Defansif Tıp

 

I-TANIM

Malpraktis (Tıbbi Uygulama Hatası): Sağlık personelinin, kasıt veya kusur veya ihmal ile standart uygulamayı yapmaması, bilgi veya beceri eksikliği ile yanlış veya eksik teşhiste bulunması veya yanlış tedavi uygulaması veya hastaya tedavi vermemesi ile oluşan ve zarar meydana getiren fiil ve durumdur.[2]

Komplikasyon (İzin Verilen Risk): Hukukta “izin verilen risk” olarak ifade edilen bu kavramın tıpta karşılığı “komplikasyondur” Komplikasyon; tıbbi standartlarda uygun bir müdahale yapılmasına rağmen, ortaya çıkabileceği tıp çevreleri tarafından kabul edilen ve her türlü tedbir alınmasına rağmen kaçınılmaz olarak meydana gelen zarardır.[3]

Bakım Standardı: Tıp biliminin günümüzde ulaştığı bilimsel ve teknik düzey, uygulamanın yapıldığı ortamın koşulları, uygulamayı yapanın eğitim düzeyi de göz önünde bulundurularak aynı ortam koşullarında, aynı yetkinlik düzeyinde bir hekimin göstermesi gereken özendir.[4]

İstenmeyen Sonuç: Hastalık ve tıbbi müdahale sürecinde, izin verilen risk yani komplikasyon ya da tıbbi uygulama hatası sonucunda gelişen zarardır.

Defansif (Çekinik) Tıp: Hekimlerin ve diğer sağlık çalışanlarının, malpraktis nedeniyle doğacak idari, cezai, hukuki ve etik sorumluluklarından korunmak amacıyla, tıbben herhangi bir gereklilik olmamasına rağmen hastalardan ek testler ve araştırmalar istemeleri (pozitif defansif tıp) ya da yüksek riskli hastaları muayeneden kaçınmaları (negatif defansif tıp) şeklinde ortaya çıkan tıbbi davranışlardır.

 

II-GENEL OLARAK TIP HUKUKUNDA SORUMLULUK[5]

Hekimler; tıbbi müdahale neticesinde olumlu sonucu elde etmekle değil, yalnızca olumlu sonuca ulaşmak için tüm mesleki yükümlülüklerini özenle yerine getirmekle yükümlüdür. Tıp hukukunda hekimlerin sorumluluğu kusura dayalı genel sorumluluktur. Bu sebeple kural olarak hekimler; kusurlu tıbbi uygulama hatalarından, yani “malpraktis” sebebiyle sorumlu tutulurken, izin verilen risk denilen “komplikasyon” nedeniyle sorumlu tutulmazlar.

Tıp Biliminin birçok belirsizliğe sahip olması, insan psikolojisi ve fizyolojisinin bireyden bireye değişkenliği, aynı rahatsızlığın birçok hastalıkta görülebilir olması, her hastalığın değişik kişilerde değişik biçimlerde gelişebilmesi, tıbbi müdahalelerin karmaşık bir fizyolojiye sahip olan insan üzerinde yapılması, cerrahi müdahalelerin hemen hepsinde bir riskin bulunması gibi nedenlerle; tıbbi müdahalelerde her an için zararlı bir neticenin meydana gelmesi riski mevcuttur. Bu sebeple, gerekli özen ve dikkat gösterilse bile meydana gelen olumsuz neticeler tıbbi müdahalelerin normal sapmaları, riskleri olarak değerlendirilmektedir. Nitekim Tıbbi Deontoloji Nizamnamesi madde 13 uyarınca, “Tabip ve diş tabibi, ilmi icapları uygun olarak teşhis koyar ve gereken tedaviyi tatbik eder. Bu faaliyetlerinin mutlak surette şifa ile neticelenmemesinden dolayı, deontoloji bakımından muaheze edilemez.”

Dolayısıyla tıbbın gerek ve kurallarına uygun davranılmakla birlikte sonuç değişmemişse hekim ve/veya hastane sorumlu tutulamaz.[6] Bu noktada Yargıtay’ın, “Tıbbın gerek ve kurallarına uygun davranılmakla birlikte sonuç değişmemiş ise, yine de doktor sorumlu tutulmalıdır.”  yönünde vermiş olduğu kararı tartışmaya açıktır. Zira bu görüş, “komplikasyon” kavramının ortadan kalkmasına, dolayısıyla hekimlere “kusursuz sorumluluk” yüklenmesine neden olacaktır. Ancak tıp hukukunda “kusur prensibi” esastır. Hekim şanssızlıktan değil, haksızlıktan dolayı sorumludur.

Tıp hukukunda hekim ve diğer sağlık çalışanlarının; “tazminat sorumluluğu” dışında, “cezai sorumluluğu”, “idari sorumluluğu” ve “etik (mesleki) sorumluluğu” da bulunmaktadır.  

 

III-MALPRAKTİS-KOMPLİKASYON AYRIMI

Dünya Tabipler Birliği’ nin 1992 yılında yapılan 44. Genel Kurulu’nda kabul edilen bildirgesinde; Malpraktis, “Hekimin tedavi sırasında standart uygulamayı yapmaması, beceri eksikliği veya hastaya tedavi vermemesi ile oluşan zarar” şeklinde tanımlanmış olup tıbbi bakım ve tedavi sırasında görülen ve hekimin hatası olmayan durumlardan, yani komplikasyondan ayırt edilmesi gerektiği de önemle vurgulanmıştır. Zira hekimin sorumluluğu açısından “malpraktis” ve “komplikasyon” kavramları ve bu kavramların ayrımının doğru şekilde yapılması büyük önem taşımaktadır. Ancak söz konusu kavramlar uygulamada sıklıkla karıştırılmaktadır.

Tüm tıbbi girişimler belli bir risk taşımakta olup tıbbi girişimler esnasında “komplikasyon” adı verilen istenmeyen durumlar oluşabilmektedir. Bu gibi olaylar bazen sağlık personelinin hatası olarak yorumlansa da; günümüz hukuk anlayışında hekimler ve diğer sağlık personeli, çalışmalarını "izin verilen risk (komplikasyon)" kavramı çerçevesinde yerine getirirler ve her tıbbi müdahalenin normal sapmaları ve riskleri vardır. Örneğin; bir cerrahi girişim sonrasında yarada oluşan kan birikimi (hematom) veya ciltte oluşan duyu kaybı (parestezi), subclavian kateter (damariçi tüp) takılırken pnömotoraks (akciğerde hava kaçağı) olması, yanık yara bakımında uygun tedaviye rağmen kontraktür (eklem ve kasın hareketliliğinin kaybolması ya da azalması) gelişmesi tıp biliminde komplikasyon olarak değerlendirilmektedir. [7]

Tıbbın kabul ettiği normal risk ve sapmalar çerçevesinde yapılan tıbbi müdahaleler dolayısıyla, kötü sonuçlar meydana gelse bile sağlık personeline sorumluluk yüklenmemektedir. Önemli olan gerekli özenin gösterilmesi ve uygun tedbirin alınmasıdır. Ancak sadece öngörülmeyen, önlenemeyen veya her türlü önleme rağmen gelişen olumsuz sonuç komplikasyon olarak kabul edilebilir. Komplikasyon olarak değerlendirilen bir olguda, “komplikasyon yönetimi” de tazminat sorumluluğu açısından son derece önemlidir. Şöyle ki hasta açısından öngörülebilir komplikasyonlara yönelik de tedbirler alınmalıdır. Bu tedbirler alınmış ise, hekim tüm yükümlülüklerini özenle yerine getirmişse ve hekime bu yönden kusur yüklenemiyorsa, komplikasyon yönetimi de iyi yapılmıştır. Ancak komplikasyon; zamanında fark edilmezse, fark edilmesine rağmen gerekli tedbirler alınmazsa veya gecikilirse, fark edilip tedbir alınmasına rağmen yerleşmiş standart tıbbi girişimde bulunulmazsa, komplikasyonun malpraktise dönüşmesi söz konusu olur ve hekimin tazminat sorumluluğu gündeme gelir. Bir mesleğin riskli olması, orada meydana gelebilecek risklerin hukuk alanı dışında olduğu ve hekimlerin sorumlu olmayacakları anlamına gelmemektedir.

Tıbbi müdahale sonucunda ortaya çıkan zararın basit ya da ağır olmasının, ayrımın yapılmasında önemi yoktur. Zira gerek malpraktis gerekse komplikasyon sebebiyle, hasta açısından ortaya çıkması istenmeyen ve zarar veren sonuç ortaya çıkmaktadır. Malpraktis ile komplikasyonu ayıran temel fark; istenmeyen sonucun oluşması sürecinde “kusur” bulunup bulunmadığıdır.

 

IV-MALPRAKTİS-KOMPLİKASYON AYRIMINA HUKUKÇULAR İLE HEKİMLERİN FARKLI YAKLAŞMASI SORUNU

Hukukçular ile tıp mesleği mensupları arasında; malpraktis-komplikasyon ayrımına yönelik açık bir yaklaşım farkı mevcuttur. Şöyle ki; Tıp mesleği mensupları tıbbi müdahale nedeniyle oluşan her olumsuz sonucu “komplikasyon” olarak adlandırmakta ve “izin verilen risk” kapsamında değerlendirmektedir.

Halbuki hukukçulara göre; her komplikasyon, izin verilen risk olarak kabul edilemez. Sadece hekime kusur olarak yüklenebilecek, öngörülemeyen, önlenemeyen ve her türlü önleme rağmen gelişen olumsuz sonuçlar komplikasyondur. Zira Tıp Hukukunda “kusur prensibi” esas olduğundan, hekimin tazminat sorumluluğu açısından hukukçular; öncelikle tıbbi müdahale nedeniyle olumsuz sonucun doğmasında hekimin kusurlu olup olmadığına dikkat etmektedir.

Türk Nöroşir Dergisinde de yayımlanan ve Tıp Fakültesi son sınıf ile Hukuk Fakültesi son sınıf öğrencilerinin, malpraktis-komplikasyon ayrımı konusunda bakış açılarını olgular eşliğinde belirlemenin, sorunları tespit etmenin ve çözüm önerileri sunmanın amaçlandığı bir araştırmada[8] ortaya çıkan sonuçlar dikkat çekicidir. Her iki meslek grubu öğrencilerinden, verilen olgularda malpraktis mi yoksa komplikasyon mu olduğunun tespiti istenmiş; Hukuk Fakültesi son sınıf öğrencilerinin, Tıp Fakültesi son sınıf öğrencilerine göre doğru cevap oranları çok daha düşük çıkmıştır. Söz konusu araştırma; hekimler ile hukukçuların malpraktis-komplikasyon ayrımına bakış açıları arasındaki ciddi bir fark olduğunu somut olarak göstermektedir.  

Malpraktis iddiasıyla açılan davalarda; Tıp Bilimi ile ilgili olması sebebiyle, malpraktis tespitinin hâkimler tarafından yapılması genellikle mümkün olmamaktadır. Bu sebeple uygulamada hâkimler karar verebilmek amacıyla; konusunda uzman hekimlerden, çoğunlukla da Adli Tıp Kurumundan, malpraktisin tespitine ilişkin bilirkişi raporu almaktadır. Dolayısıyla, bir hekimin tıbbi müdahalesinde malpraktisin söz konusu olup olmadığının tespiti, başka hekimlerce yapılmaktadır.

Yargıtay kararlarına konu olaylara bakıldığında; Adli Tıp Kurumu yaklaşık %90 oranında, olayın “komplikasyon” olduğu, dolayısıyla yapılan işlemin tıp bilimine uygun olduğunu belirterek hekimin kusuru olmadığı yönünde rapor vermiştir. Ancak bazı vakıalarda Adli Tıp Kurumu raporu, “olayın komplikasyon olduğu, malpraktisin söz konusu olmadığı” yönünde olmasına rağmen; Yargıtay,  “hekimin özen yükümlülüğü vardır” diyerek tazminata hükmedilmesi gerektiğine karar vermiştir. Yine Yargıtay’ın bir kararında ise, “…anılan rapor, davalıya yapılan tedavi ve uygulanan ameliyat nedeniyle gerekli özenin gösterilip gösterilmediği, bu tip komplikasyonlara hangi sıklıkta ve ne gibi durumlarda rastlandığı, doğabilecek komplikasyonlara karşı hastanın bilgilendirilip bilgilendirilmediği, tedavi ve ameliyatta herhangi bir hata, ihmal olup olmadığı konularında açıklama içermediğinden, olayda davalıların kusurlu olup olmadığının tespitine yeterli değildir.” denilerek bilirkişi raporunun gereklilikleri üzerinde durulmuştur.[9]

Hâkimler; hekimlerin kusura dayalı sorumluluğunu, kimi zaman kusursuz sorumluluğa sebep olacak şekilde genişletme eğilimindedir. Hekimler ise; tıbbi müdahale neticesi oluşan her olumsuz sonucu komplikasyon olarak değerlendirip tabiri caizse hastada oluşan zararları, “tıp biliminin ve hekimlik mesleğinin fıtratı” olarak görmektedirler.   

Hukukçular ile tıp mesleği mensupları arasındaki yaklaşım farkı sebebiyle malpraktis-komplikasyon ayrımına ilişkin bir standart oluşturulamamış olması; hekimin tıbbi uygulama hataları sebebiyle tazminat sorumluluğunun tespiti açısından önemli bir sorundur. Bu sorunun, sağlık sektörünün tüm aktörleri yönünden çözüme muhtaç olumsuz sonuçları olduğu da izahtan varestedir.

 

V-HUKUKÇULAR İLE HEKİMLERİN MALPRAKTİS-KOMPLİKASYON AYRIMINA İLİŞKİN YAKLAŞIM FARKININ OLUMSUZ SONUÇLARI

Malpraktis-komplikasyon ayrımına ilişkin, hukuk uygulayıcıları ile sağlık uygulayıcıları arasında bir standart oluşturulamamasının; hekimler özelinde ve toplum genelinde doğurduğu olumsuz sonuçlar olduğu ve yeni olumsuz sonuçlara gebe olduğu yadsınamayacaktır. Bu sebeple söz konusu olumsuz sonuçların inceleme konusu yapılması gerektiği açıktır.

Malpraktis-komplikasyon ayrımına ilişkin, Tıp Fakültesi Ve Hukuk Fakültesi son sınıf öğrencilerinin bakış açısına yönelik yapılan ve yukarıda değinilen araştırmada; aynı zamanda mesleki memnuniyet, tercih tekrarı ve karşılıklı güven duygusu da belirlenmeye çalışılmıştır. Bu kapsamda, mesleki tercihlerinden memnuniyet oranı Hukuk Fakültesi öğrencilerinin daha yüksek çıkmıştır. Her ne kadar Hukuk Fakültesi öğrencileri objektif davranacaklarına inandıklarını belirtseler de; Tıp Fakültesi öğrencilerinin, yargı önünde hâkimlerin kendilerini adil yargılayacağına olan inançlarının son derece düşük olduğu tespit edilmiştir. Dolayısıyla hekimlerin, hukuk uygulayıcılarına karşı bir önyargı ile mesleklerine başladıkları açıktır.

Hekimlerin ve hukukçuların, malpraktis ve komplikasyona bakış açılarındaki anlamlı farklılık; iki meslek grubu arasında güven eksikliğine yol açmaktadır. Bilhassa hekimlerin, hukuk uygulayıcılarının kendilerine objektif ve adil davranılmayacağına ilişkin şüpheleri, mesleki ve psikolojik olarak tükenmelerine sebep olabilmektedir. Hâkimlere olan güvensizlikleri ve yüklü tazminatlar ödemeye mahkum edilmeyle sonuçlanan sorumluluk davalarının artmasının sonucu olarak hekimler; her hastayı potansiyel davacı/şikayetçi olarak görmekte ve mesleki savunma yolu olan “defansif tıbba” yönelmektedirler. Dolayısıyla “Güven duymadıkları hâkimler tarafından yargılanma korkusu” hekimleri, “defansif tıbba” yönelten sebeplerin başında gelmektedir.

Hekimler; hastaya tıbbi müdahalesi neticesinde herhangi bir olumsuz sonuçta, yargılanma ve zarardan sorumlu tutulma endişesiyle kendilerini geri plana atmaktadırlar. Zira istenmeyen sonuç, Tıp Biliminde “komplikasyon” olarak değerlendiriliyor olsa bile, hâkimlere duyulan güvensizlik sebebiyle hekimler, istenmeyen sonuçtan sorumlu tutulabileceklerini düşünmektedirler. Bu ise; hekimin kendisine sorun yaratma riski olan tıbbi ve cerrahi müdahalelerden kaçınmasına neden olmaktadır.

Ayrıca bu durum hekimlerin branş seçmelerinde de etkin olmaya başlamıştır. Öyle ki “Beyin Cerrahisi”, “Kadın Doğum”, “Kalp Damar Cerrahisi” gibi hukuki sorunlarla karşılaşma riski yüksek branşların Tıpta Uzmanlık Sınavında tercih sıralaması giderek altlara düşmüş, “Cildiye”, “Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon”, “Biyokimya” gibi malpraktis iddiasına çok daha az maruz kalan branşlar tercihte öncelik kazanmıştır. Bu durum, sağlık sektörü açısından ciddi bir sorun olup özellikle gelecekte, ciddi sağlık problemlerinde uzman hekim bulunmasında zorluğa yol açacaktır.

Tıbbi hizmet, toplumun en önemli ihtiyaçlarının başında gelmektedir. Dolayısıyla hekimlerin malpraktis sebebiyle tazminat sorumluluğu kaygısıyla defansif tıbba yönelmesi; ciddi hastalıklarda gerekli tedaviyi göremeyeceği veya yetersiz hizmet alacağı için, şüphesiz hastanın aleyhine olacaktır. Bunun yanında hastalardan yine malpraktis kaygısıyla istenilen gereksiz testler ve araştırmalar, başka hastalıkların doğmasına sebebiyet verebilmektedir. Örneğin ABD’de Massachusetts acil hekimleri üzerinde yapılan bir çalışmada, tomografilerin %30' u ve MR incelemelerinin %19' unun defansif amaçlarla yapıldığı tespit edilmiştir. Bir başka araştırmaya göre, kanser sebeplerinin %1,5-2’sini beyin tomografisi görüntülemeleri oluşturduğu düşünüldüğünde ise; defansif tıbba yönelen hekimlerin, amiyane tabirle “kaş yaparken göz çıkardığı” sonucuna ulaşılmaktadır. Yani hekimler; kendilerine dava açılma riskini azaltmak için her geçen gün daha çok defansif tıp uygularken, esasında istemeyerek de olsa malpraktis riskini artırmaktadırlar.

Hekimlerin defansif tıbba yönelmesinin bir diğer zararı ise, yol açtığı gereksiz maliyetlerle devlet bütçesine verdiği zarardır. Türkiye'dekine benzer bir tazminat sistemi uygulayan ABD'de defansif tıbbın 2008 yılında toplam sağlık harcamalarının %2.4'üne denk gelen 55.6 milyar dolar olduğu tahmin edilmektedir. Bu alandaki bir başka raporda ise ABD' de malpraktis korkusu ile 210 milyar doların lüzumsuz tetkik ve bakıma harcandığı vurgulanmaktadır.  

Malpraktis-komplikasyon ayrımına ilişkin, hekimler ve hukukçular arasındaki yaklaşım farkının olumsuz sonuçlarının; domino etkisi yarattığı ve tahmin edildiğinden daha büyük olduğu açıktır.

 

VI-ÇÖZÜM ÖNERİLERİ VE SONUÇ

Ülkemizde sağlık alanıyla ilgili geniş ve karışık bir sağlık mevzuatı mevcuttur. Öyle ki bu alanda; 47 Kanun ve Kanun Hükmünde Kararname, 20 Tüzük, 148 Yönetmelik ve binlerce genelge, tebliğ yönerge vardır. Tıbbi müdahale neticesinde oluşan ve zarar doğuran istenmeyen sonucun, hasta tarafından yargı önüne taşınması veya şikayete konu edilmesi halinde; işin içine neredeyse tüm kanunlar dahil olmaktadır. Bu sebeple günümüzde gelinen nokta itibariyle, sağlık hukukunda tam bir kavram karmaşası bulunmaktadır. Bu alana özgü, güncel ve özel bir kanun ihtiyacı olduğu açıktır. Nitekim buna ilişkin çalışmalar yapılmış ve tasarılar hazırlanmış olmasına rağmen henüz yürürlüğe girememiştir. Malpraktis nedeniyle hekimin sorumluluğuna ilişkin düzenlemeleri içeren özel bir kanunun yürürlüğe girmesi; bu alanda hekimler ve hukukçular arasındaki görüş farkının, yoruma dayalı belirsizliğin ortadan kalkması ve bir standart oluşturulması anlamında son derece yararlı olacaktır. Zira bu şekilde, önüne gelen davalarda hâkimlerin takdir alanı daha sınırlı hale geleceğinden, hekimlerin yargılanma korkusunun da önüne geçilebilecektir.

Türkiye’de Hukuk Fakültelerinde, tıp uygulaması açısından malpraktis-komplikasyon ayrımını yapabilecek kadar temel bir eğitim verilmemektedir. Uygulamada hâkimler; dosyada karar verebilmek amacıyla hekimlerden, çoğunlukla da Adli Tıp Kurumundan bilirkişi raporu almaktadır. Bu sebeple her ne kadar hukuk fakültelerinde bu konuda eğitime ihtiyaç olmadığı savunulabilecekse de; “bilirkişi incelemesi” bir takdiri delil olup bilirkişi raporu, hâkimin karar vermesinde sadece yardımcı niteliktedir. Ayrıca hâkim her davada bilirkişiye başvurmak zorunda olmayıp ilk önce davanın karara bağlanabilmesi için gerçekten özel ve teknik bilginin gerekli olmadığını, gerekli ise kendi özel ve teknik bilgisinin o davada yeterli olup olmadığını takdir eder. Bu kapsamda düşünüldüğünde, hakimlerin daha donanımlı olması ve daha isabetli karar verebilmesi amacıyla; Tıp Hukukunda, özellikle malpraktis-komplikasyon ayrımına ilişkin olarak hukuk fakültelerinde eğitim verilmesine ihtiyaç olduğu açıktır. Tıp Fakültelerinde de; yalnızca hekimler özelinde değil, tüm sağlık sektörü genelinde olumsuz etkiler doğuran, “Hekimin Malpraktis Sebebiyle Hukuki ve Cezai Sorumluluğuna” ilişkin hukuk derslerinin müfredata dahil edilmesi, sorunun çözümüne yardımcı olacaktır.

Yargıtay kararlarına konu vakıalarda, Adli Tıp Kurumunun; tıbbi müdahale neticesinde ortaya çıkan istenmeyen sonucu yaklaşık %90 oranında “komplikasyon” olarak nitelendirdiği, Yargıtay’ın kimi zaman bu raporları yetersiz bulup bilirkişi raporu doğrultusunda verilen Yerel Mahkeme kararını bozduğu düşünüldüğünde; bilirkişi raporlarının, mapraktis-komplikasyon ayrımı noktasında, hukukçuların da anlayacağı dilden ve daha açıklayıcı şekilde düzenlenmesi daha faydalı olacaktır.

Tıp ve Sağlık Hukuku ile ilgili, her iki meslek grubunun da katılımının sağlandığı ortak sempozyum ve kongrelerinin düzenlenmesi; hukukçular ile hekimlerin birbirini daha iyi anlaması, güven eksiklikleri ve şüphelerin biraz olsun azalması, dolayısıyla iki meslek grubu arasındaki iletişim ve dialog kanallarının geliştirilmesine önemli katkılar sağlayacaktır.

Son olarak hekimlerin sorumluluğu bağlamında dengeli bir politika izlemek gerektiği açıktır. Hekimin hastaya müdahale etmekten kaçınmasına sebep olacak kadar ağır sorumluluklar yüklenmemeli, buna karşılık hastanın da hekim tarafından mağdur edilmesinin önüne geçilmelidir. Bu noktada Yasa Koyucunun ve hukuk uygulayıcısı olan hâkimlerin rolü belirleyici olmakla birlikte; hekimlerin de, sorumluluğunun bilincinde olması, hatalarını kabullenip öz eleştiri yapmaları, sürekli hastaları, sistemi ve hâkimleri suçlamayı bırakmaları gerekmektedir.

                                                                                                                 

     Saygılarımla…

 

KAYNAKLAR:

  1. Tıp Hukukunda Malpraktis-Komplikasyon Ayrımı-Prof. Dr. Hakan Hakeri (DOI: 10.5152/tcb.2014.003)
  2. Tıp Hukukunda Olgularla Malpraktis-Komplikasyon Ayrımı: Tıp Fakültesi Ve Hukuk Fakültesi Son Sınıf Öğrencilerinin Konuya Bakış Açısı, Sorunlar ve Çözüm Önerileri-Mustafa Arıkan, Erdal Kalkan, Fatih Erdi, Mehmet Deniz, Emir İzci – Türk Nöroşir Dergisi 26 (1):40-48, 2016
  3. Tıbbi Uygulama Hatalarında Hekim Sorumluluğu-Oğuz Polat/Işıl Pakiş, Acıbadem Üniversitesi Sağlık Bilimleri Dergisi, Cilt 2, Sayı 3
  4. T.C. Sağlık Bakanlığı Sağ. Hiz. Gen. Müd. Denetim ve Daire Baş.- “Hekimlerin Ve Diğer Sağlık Personelinin Tıbbi Kötü Uygulamalar Konusunda Mesleki Sorumlulukları” sunumu.
  5. Çekinik (Defansif) Tıp-Dr. Mehmet Selçuk, İzmir Üni. Sos. Bil. Ens. Sağlık Hukuku Yük. Lis. Tezi, 2015
  6. Tıbbi Müdahalenin Hukuka Uygunluğunun Şartları-Av. Oktay Özer, İstanbul Barosu Dergisi sayı 2016/5
  7. Tıbbi Müdahalede Kötü Uygulamadan Doğan Hukuki Sorumluluğun Sebepleri ve Sonuçları-Av. Berna Özpınar, Ankara Barosu Dergisi, Yıl:66, Sayı:3
  8. Tıbbi Uygulama Hataları ve Hekimin Tazminat Sorumluluğu-Av. Özgül Aydemir Yaşar, İzmir Barosu
  9. Hekimlerin ve Hastanelerin Sorumluluğu-Çelik Ahmet Çelik, www.tazminathukuku.com (Alıntı tarihi:22.11.2017)
  10. Tıbbi Hizmetlerin Kötü Uygulanmasından Doğan Sorumluluk Kanunu Tasarısı-madde 3
  11. www.mevzuat.gov.tr
  12. www.sinerjimevzuat.com.tr

[1] Antalya Barosu Avukatlarından (Sicil No: 4899)

[2] Tıbbi Hizmetlerin Kötü Uygulanmasından Doğan Sorumluluk Kanunu Tasarısı-madde 3

[3] Tıp Hukukunda Malpraktis-Komplikasyon Ayrımı-Prof. Dr. Hakan Hakeri (DOI: 10.5152/tcb.2014.003)

[4] Tıbbi Uygulama Hatalarında Hekim Sorumluluğu-Oğuz Polat/Işıl Pakiş, Acıbadem Üniversitesi Sağlık Bilimleri Dergisi, Cilt 2, Sayı 3

[5] Tıp Hukukunda Malpraktis Komplikasyon Ayrımı-Hakan Hakeri, (DOI: 10.5152/tcb.2014.003)

[6] Yargıtay 13. HD, 18.09.2008 tarih ve 2008/4519E. 2008/10750 K. sayılı ilamı.

[7] T.C. Sağlık Bakanlığı Sağ. Hiz. Gen. Müd. Denetim ve Daire Baş.- “Hekimlerin Ve Diğer Sağlık Personelinin Tıbbi Kötü Uygulamalar Konusunda Mesleki Sorumlulukları” sunumu.

[8] Tıp Hukukunda Olgularla Malpraktis-Komplikasyon Ayrımı: Tıp Fakültesi Ve Hukuk Fakültesi Son Sınıf Öğrencilerinin Konuya Bakış Açısı, Sorunlar ve Çözüm Önerileri-Mustafa Arıkan, Erdal Kalkan, Fatih Erdi, Mehmet Deniz, Emir İzci – Türk Nöroşir Dergisi 26 (1):40-48, 2016

[9] Yargıtay 13. HD. 18.06.2007 tarihli ve 2007/2916 E. 2007/8485 K. sayılı kararı




Yazarın Diğer Makaleleri